Tin ve Ruh

 

Tin hakkında bir miktar açıklama yapmak gereğini duyuyorum. Çünkü, genelde “Tin” deyince “Ruh” akla geliyor. Oysa ki tin ile ruh farklıdır. Tin insan ürünü bir soyut kavram olup, ruh tanrısal nefes olarak da tanımlanabilir. Yani, ruh insan ürünü değildir. Tin ise değişken ve tarihseldir. Ayrıca, tin kişisel bir olgu olsa da büyük çapta toplumun üretimidir. Çünkü, bir önceki yazımda belirttiğim gibi, insan bio-psiko-sosyal bir yapıya sahiptir. Tin bu yapının psiko-sosyal bileşenidir.

 

İnsan Psikolojisini büyük miktarda yakın çevresi, çok az miktarda da kalıtımı şekillendirir. Ama tinin en önemli öğesi toplumdan gelen kültürel öğedir. Toplum içinde yaşamayan tümüyle yalıtık yaşayan insanlarda (örneğin keşişlerde, Budist tapınaklarda yaşayan lamalarda) toplumun etkileri olmayacağından tin yönleri zayıf, ruhsal boyutları yüksek olur. Onların da elbette ki yakın çevrelerini oluşturan sosyal çevreleri vardır. Ancak, bu tür ortamlarda yaşayanların görüşü ve düşüncesi aynı olduğundan sosyal etki oldukça zayıf kalır. Kapalı ortamlarda insan psikolojini duyular, duygular, düşünceler ve ruhsal deneyimler şekillendirir. Toplum içinde yaşayan insanlarda ise ruhsal boyut zayıf, tin boyutu kuvvetli olmaktadır.

 

Bir sanatçıya bakalım. Eserini üretirken hem tin boyutundan hem de ruh boyutundan ilham aldığı görüşündeyim. Toplum onu etkiler ve bir noktada sanatına toplumun değerlerini yansıtır. Ama, sanat eserinde toplumda bulunmayan bir özellik, bir yenilik varsa, bilin ki bu yeniliği ortaya çıkaran akıldan çok sezgi, yani ruhsal boyuttur. Demek ki, ruhsal boyut sezgi boyutudur. Bu boyutu da akıl ve mantık kavrayamaz.

 

Evrenin ve insanın bir bütün oluşturduğu, birbirlerinin birer holografik benzeri olduğu görüşü sadece akılla ulaşılan bir sonuç değildir. Aynı zamanda sezgi ve tin de işin içine karışmaktadır. Çünkü tin, sayesinde günümüzün bilimi gelişmiştir ve bu bütünselliği görmemize yardım eden gene günümüzün bilimidir.

 

Sosyal ortam içinde yaşayan insanın kendi ruhsal boyutu ile iletişime girmesi zor olsa da imkansız değildir. Bunun için bir miktar sosyal ortamdan geri çekilmesi, kendine özel, tek başına kalabildiği bir süre tanıması gerekir (Bkz. Yalnızlıktan korkmayın başlıklı yazım).

 

Tinsellik bir iç deneyim ile “bize dönük bir gerçeklik” olarak anlaşılabilir. Sadece toplum kültürü tinselliği anlamamıza yetmez. Kendi psikolojik yapımızı da gözlem altına alıp, kendimizi analiz etmeyi başarabilmeliyiz. Varsayımlarımızı, ön kabullerimizi, zaaflarımızı ve tutkularımızı da korkmadan masaya yatırmalıyız. Bu bakımdan tinsel boyutumuzu anlamak herşeyden önce bir “öz eleştiri” gerektirir. Bu davranışa eskiler “levm etmek” (kınamak) demişler. Günümüzde ise bu yaklaşıma “kritik gözle bakmak” diyebiliriz.

 

Kendine kritik gözle bakmayan, eleştirmeyen insan, benlik boyutunda herhangi bir gelişim veya değişim de sağlayamaz. Eleştiri sadece negatif olarak anlaşılmamalıdır. Eleştirinin aynı zamanda pozitif yönü de vardır. İnsanın yaşamına anlam katması, farklı bir görüş geliştirmesi için eleştiri gereklidir.

 

Şu halde insanın kendi tinini anlaması için kendi psikolojisini analiz etmesi ve kendi içine bakması önemli olduğu kadar, içinde yaşadığı toplumu da eleştirip anlaması ve dışa bakarak tarihsel gelişimi anlamlandırması gereklidir. Çünkü akvaryumda yaşayan balık gibi, insan toplum kültürünün içinde yaşamaktadır. Toplum içinde var olmasını ve yaşamını sürdürmesini sağlayan da dildir. Şu halde, tinselliği ancak dil yardımıyla anlayabiliriz. Ama, ruhsallık için dile gerek yoktur. Ruhsal yönleri öne çıkmış olan kişilerin neden daha az konuştuklarını bu açıklamalar ışığında daha iyi anlayabilmekteyiz.

 

Ruhsallık ile tinselliğin ortak ifadesi dil içermeyen sanatta, örneğin resim, müzik ve heykel sanatında ortaya çıkar. Hatta mimari eserlerde bile ruhsallık ile tinsellik ortak bir ifade alanı bulurlar.

 

categoria commentoYorum (0) data27/12/2006

Tanrı-İnsan-Evren üçlüsü

 

Şu yazıya kadar varlığı birçok yönleri ile inceledim. Varlık-insan ilişkisini oldukça ayrıntılı bir şekilde ele aldım. Fizik ve Metafizik başlıklı ilk yazımda dedim ki: “Günümüzde Metafizik ile, fiziksel olmayan, ruhsal alemle ilgili görüşler içeren disiplinler anlaşılmaktadır”. Artık bu konuya girmenin ve buraya kadar yapmış olduğum açıklamalar doğrultusunda nasıl bir Tanrı anlayışının ortaya çıktığını tartışmanın vakti geldi kanısındayım.

 

Özne Enerjisi başlıklı üçüncü yazımda dedim ki: “İnsan anlamsız bir eylem yapamaz. İstese de yapamaz. Ama, bana anlamlı gelen eylem size anlamsız gelebilir. Demek ki, “anlam” kişiseldir. Her insana göre farklıdır. Dolayısıyla “Anlam görelidir”. Şu halde anlam içeren kavramlar da görelidir”.

 

Evreni anlamaya çalışan insan kendisi ve çevresi ile ilgili anlam üretmek zorunda olduğundan mitosları, destanları ve giderek bilimi oluşturmuştur. Çünkü toplumu bir arada tutabilmek için ortak görüşlere, amaçlara, ideallere sahip olmak gerekir. İnsan bir Bio-Psiko-Sosyal varlıktır. Ne sadece bedensel biyolojiden ibarettir, ne sadece düşünce ve duygudur, ne de sadece sosyal bir canlıdır. Her üçünün ortaklaşa ürettikleri bir üründür.

 

Psiko-Sosyal yönü biyolojik yönünden esastan ayrıdır. Biyolojik bedenimiz bize doğuştan verilmiştir. Onu değiştiremeyiz, ama psiko-sosyal yönümüz doğuştan verilmemiştir. Onu biz yaratırız. Her toplum her dönemde bir psiko-sosyal insan türü üretmiştir. Bu yönümüze ben TİN diyorum. Tin, yani Geist, insanların tarih içinde ürettikleri bir yapıdır. Şu halde Tin Tarihseldir. Bugünün insan tini bundan birkaç yüzyıl önceki insan tininden çok farklıdır. Fakat “tarih tekerrürdür” derler. Tarih tekrar eder ne demektir? Şu demektir: belli dönemlerde üretilmiş olan Tin aradan birçok yüzyıl, hatta binyıl dahi geçse yeniden ortaya çıkabilir. Aynen değil elbet. Değişerek ve dönüşerek, fakat kendine benzeyerek.

 

Ön-Türklerle ilgili yazdıklarımı okuduysanız onların belli bir tin sahibi olduklarını hemen anlarsınız. Onların psiko-sosyal yapılarında “Tanrısal yönetici” veya “Tanrıdan türemiş ve tekrar Tanrı ile bütünleşen” bir yönetici düşüncesi vardı. Bugün aynı kavram şu şekilde ortaya çıkmaktadır.

 

İnsan evrenin holografik bir yansımasıdır. Daha doğrusu insan ile evren arasında bütünsel bir ilişki vardır. Biri diğerinden kopamaz. İç-içedirler. Şu halde Tanrı evrenin ve insanın yaratıcısı olarak onlarla iç-içedir ve üçü arasında bütünsel bir ilişki vardır. Bu görüş Ön-Türklerin “yönetici” kavramını her bir insana yansıtmak veya aktarmak şeklinde anlaşılabilir. Eskiden sadece yöneticilere ait olan güçler ve yetiler, günümüzde her bir insanda bulunmaktadır.

 

Günümüz bilimine göre Tanrı-insan-evren üçlüsü bir üçgenin köşeleri gibi birbirlerinden ayrı ve kopuk değildir. Yukarıdaki resmin sağ tarafında görüldüğü gibi içi-içedirler. Dikkat ederseniz hem insan hem de evren aynı yapıdadır. Biri diğerinin küçültülmüş bir modeli gibidir. Ayrıca kimin kimi yarattığı da açıkça belli değildir. Acaba merkezde duran insan mı evreni yaratmaktadır? Yoksa evren kendi küçük kopyası olan insanı mı yaratmıştır? Bir de Tanrı bu yapı içinde midir, dışında mı? Tanrı hem insanı hem evreni aynı temel ilkeler çerçevesinde yaratmıştır. Şu halde resmin tümü Tanrıyı yansıtır.

 

Dikkat ederseniz bu bakış açısı ile Tengri damgası büyük çapta örtüşmektedir (Bkz. Eski Damgalar başlıklı yazım). İnsan evrenin bir küçük modeli olmaktadır. Fakat yukarıdaki resimde insanın içini siyah çizdim. Çünkü insan kendi içini tanımıyor. İnsan hala bugün bile kendisi için bir Meçhul’dur, bilinmeyendir. Bu bakımdan eski bilge kişiler “Kendini tanı” demişlerdir.

 

Bir bakıma böyle olması, insanın kendini tam olarak tanımaması, doğaldır. Çünkü insan sabit değişmez bir yapı değildir. Her tarihi dönemde farklı bir tin sahibi olmuştur. Doğayı, evreni hatta Tanrı kavramını dahi farklı şekillerde yorumlamış ve anlamlandırmıştır.

 

 

categoria commentoYorum (0) data26/12/2006

Güneş Dil Kuramı

 

Britanica veya Larousse gibi büyük ansiklopedilere bakarsanız, Sümerce’nin yerli ve yalıtık bir dil olduğundan söz ederler. “Hiç başka bir dil gurubuna ait değildir” derler ve “Yalıtık” (izole) bir dil olarak tanımlarlar. Oysa ki hem cümle yapısı hem de sözcükler Türkçe ile büyük bir benzerlik içindedirler.

 

Sümer dilini önce Sami dilleri ile, daha sonra Hind-Avrupa dilleri ile karşılaştırdılar. Fakat ne biri ne de diğeri Sümerce ile uyum sağlıyordu. Peki, ama neden Ural Altay dilleri ile karşılaştırmaya gerek duymadılar? Nedeni, onlara göre M.Ö. 3000 yıllarında Mezopotamya’da ne Türk toplulukları vardı ne de Macar. Onlara göre Türk ve Macarların Anadolu’ya gelişleri en erken M.S. 900 yılları olmalıydı.

 

İşte bu yanlış ve bağnaz görüşleri o gün olduğu gibi halen bugün dahi devam ediyor. Üstelik bizleri de bu yalana inandırdılar. Tarih kitaplarında Türklerin Anadolu’ya geliş tarihleri olarak 1071 Malazgirt savaşı olduğu yazılıdır.

 

Gelelim Sümerce’ye. Alttaki örneklerde önce Sümerce sözcüğü ve hemen ardından parantez içinde Türkçesini sunacağım.

 

Adda (ata, baba), Ama (anne, ana), Aga (yönetici, ağa), An (tan, gök), Anu (Gök Tanrı), Ar(er, şeref), As (tek, biricik), Bab (baba), Dingir (Tengri), E (ev), Kıya (kıyı),

Es (esmek), Gisko (şişko), Dim (dik), Kol (kol), Uiku (Uyku), Kus (kuş), Sag (sağ)

Mesu (meşe), Ag (akıl), En (engin, yüce), Ge (gel), Ka (kan), Kanal (kan damarı),

De (demek), Duru (durmak), Kur (dağ, kurgan), Kusu (koşmak), Güles (güleç)

Bur (delik,burgu), Bal (balta), Bar (barla/parla), İb (ip), Alım (alımlı), Ulu (ulu),

Utu (Güneş, Uçtu, Ot-O), Kup (gitmek, kop), Gim (kim), Ir (er), Odun (odun, Ot-un)

 

 

 

Sizlere burada 40 sözcük sundum. Kim bilir uzman bir göz kaç tane daha bulabilir. Aradan yaklaşık 5000 yıl geçmiş olmasına rağmen bu kadar çok sözcük ortak ses ve anlam benzerliğini koruyabilmiş ise, iki dilin aynı kök dilden türediği kesindir.

 

Bir diğer Asya kökenli dil olan Japonca da Türkçe ile yakın bağları olan bir dildir. Japonca Türkçe ile birçok ortak sözcüklere sahiptir. Japonlar ve Türkler aynı dili konuşan komşu uluslardı. Bu bakımdan her ikisinin de kökü aynı Ön-Türkçe’dir. Birkaç Japonca örnek sunayım.

 

YAKU (yak), YAKUHİN (yakı, ilaç),  TEPPEN (tepe), YORU (yürü, yakına gel),

KURO (kara), AMA (ana, dalgıç kadın), YOOMO (yün), SUİ (su, meyve suyu), 

SUİ-DO (akarsu, hareketli su), WA (var), ARU (varlık), ASAİ (sığ), YANE (yan tavan), KAKU (yaz, kak), HANAŞİ (hanaş, konuş), CHIZU (çizi, harita), TABE (ye, tat), TATAKU (dayak, dövüş), YABAN (yabancı), YASAİ (yeşil sebze), KİİRO (kir, kır, sarı-gri, eski Japoncada ‘duman’),  NANİ (ne), KA (kangı ‘soru takısı’), KATAİ (Katı),

YAMA (yamaç), SUNDE (sin, çök, otur). İMA (imdi, şimdi), ASHİTA (Aştı, yarın), BOSHİ (Başlık), MURA (bura, köy), İRİGUÇİ (İrigiriş)

 

Burada yine 31 örnek verdim. Fakat uzmanlar 500 ortak sözcük bulduklarını söylüyorlar. Bu örnekler dahi iki dilin ortak bir kök dilden türediğini kanıtlamaya yeter.

 

Bir yanda Mezopotamya, diğer yanda Asya’nın en doğu bölgesindeki adalar. İki ayrı bölge ortasında ise Türklerin yerleşim bölgeleri. Şimdi sorarım size, Güneş Dil Kuramı bir hayal ürünü, saçma sapan bir görüş müdür? Yoksa kanıtları olan sağlam bir kuram mıdır? Bu kuramı savunanlar, ırkçı ve tutkularına esir düşmüş zavallı, hayalperest, kafatasçı cahiller midir? Yoksa ellerinde güçlü kanıtlar bulunan, dil araştırmasına gönül vermiş bilim adamları mıdır? Buldukları örnekler halk etimolojisi midir? Yoksa, tutarlı ilişkiler içeren dilbilimsel bağlar mıdır?

 

Karar vermeyi sizlere bırakıyorum. Dil konusunu da burada kapatıyorum.

 

 

categoria commentoYorum (1) data19/12/2006

At kurban etme geleneği

 

Türklerin geleneğinde yönetici kişinin kutsal bir kişi olduğu ve ölümünden sonra tekrar dirileceği inancı vardı. Bu bakımdan kurgan denen mezarlara kendisi ile birlikte birçok at kurban edilir ve mezar odasının dışına yerleştirilirdi. Nedeni ise, atların kendisini yer altından gökyüzüne taşıyacakları inancı olduğu gibi, yaşarken at sahibi olan kişinin öldükten sonra da atlarını beraberinde götürmesinin uygun olacağı görüşü idi. Çünkü, at sahibi olmadan “ad” sahibi olunamazdı. Bir yönetici ne derece güçlü ve saygın ise o derece fazla at sahibi idi.

 

Bazı kurganlarda 6 adet at iskeleti bulunduğu gibi, bazı önemli kişilerin kurganında bu sayının 25’e kadar çıktığı görülmüştür. Resmin üst sol köşesinde, Tuva bölgesinde, Turan şehrine çok yakın bir kurgandan çıkan at kemikleri görülüyor. Mezarda 14 adet at iskeleti ve mezar odasında bir erkek ile bir kadın iskeleti bulunmuştur. Mezarda avuç avuç boncuk dışında tam 5700 adet altın parça ortaya çıkmıştır (National Geografic, Haziran 2003).

 

Dergideki yazı İskit altınlarından söz etmektedir. Oysa ki, o bölge bugün olduğu gibi, en eski dönemlerden beri Türk toplumlarının yaşam alanı olmuştur. Her nedense ne yabancı uzmanlar ne de kendimiz güzel bir eserin Türk kültürü tarafından yaratılmış olabileceğine ihtimal bile vermiyoruz.

 

Resmin sağ üst köşesinde bir Etrüsk mezar çatısına yerleştirilmiş olan iki adet kanatlı at görüyoruz. Uçmağa hazır durumda bu atların oraya konmalarındaki neden mezardaki kişinin ruhunu gökyüzüne taşımalarıdır. Tarquinia bölgesinde (Tarkan ülkesinde) bulunmuş olan bu anıt mezar Etrüsk halkının Asya kökenli olduğunu gösteriyor. Çünkü, aynen Asya Türklerinin yaptığı gibi mezarlarına atları ile birlikte gömülmüşlerdir.

 

Orta Asya insanları tarafından ehlileştirilip yetiştirilen atlar Çinliler tarafından büyük istek halindeydiler. İpek ve diğer gerekli eşyalar karşılığında kuzey uluslarından satın aldıkları atlar sayesinde, Çinliler ordularını güçlendirmişler, büyük bir imparatorluk kurmuşlardır. Çin Şi Huang (M.Ö. 259-210) M.Ö. 221 yılında ilk merkezi feodal Çin imparatorluğunu oluşturmuştur.

 

Tanrısal güçlere sahip olduğuna inanmasına rağmen ölüm düşüncesi imparator Çin Şi Huang’i korkutuyordu. Genç yaşta büyük bir anıt mezarın yapımı için emir verdi. 39 yil boyunca 720,000 kişinin bu mezarın oluşumunda çalıştığı söylenir. Anıt mezarın yapısı bir şehir gibi olup iki dörtgen duvar ile çevrili idi. Dış duvarların uzunluğu 6,264 metre, iç duvarların uzunluğu ise 3,870 metre idi. Her iki duvarın köşelerinde kuleler bulunuyordu. Bugün bu duvarların sadece küçük bir bölümü ayakta kalabilmiştir. Hem iç bölümde hem de dış bölümde pek çok sayıda kurban edilmiş at iskeleti çıkarılmıştır.

 

En büyük olan ve en fazla ilgi çeken bölüm pişmiş topraktan yapılmış askerlerin, atların ve arabaların bulunduğu bölümdür. İnanılır gibi değil ama, 20,000 metrekare’lik bir alana yayılmış olan anıt mezarın bu bölümünde 7,000 adet gerçek boyda kilden yapılmış insan ve at heykelleri bulunmuştur (resimde sağ alt köşede görülen atlar). Çin kültürü başlarda Ön-Türk geleneklerinden büyük çapta etkilenmiştir. Bugün bile orta ve kuzey Çin’de bol miktarda (bazılarının içleri henüz açılmamış durumda) kurganlar bulunmaktadır. Açılmış olan kurganlarda mezar bölümüne doğru uzanan ve “kutsal yol” adı verilmiş olan bir yol bulunmuştur. Bu yolun iki yanında birçok heykel ortaya çıkmıştır. Bu geleneği başlatan M.Ö 115 yılında ölmüş olan Han sülalesinden Huo Qubing olduğu biliniyor. Resimde sol alt köşede görülen kanatlı at heykeli o döneme ait bir kral mezar-yoluna aittir.

 

Nihayet resmin orta kısmında görülen altın kabza süsüne bir göz atalım. Bu süs saf altından olup, SAKHA yazısı hakkında başlıklı yazımda sözünü ettiğim Altın Elbiseli Sakha beyinin kılıç kabzasının üzerinde bulunmuştur. Atın arka ayakları bilerek ve belli bir amaca yönelik olarak yukarı doğru betimlenmiştir. Amaç, atın bir adak olarak kurban edilmiş olduğuna işaret etmektir. Bugün bile “nalları dikti” sözü bu eski gelenekten kalma bir deyimdir.

 

 

 

categoria commentoYorum (0) data15/12/2006

B harfinin gelişimi (II)

 

Birkaç yazı önce B harfinin gelişiminden söz etmiştim. Bu yazıda aynı gelişimin devamını bir önceki SAKHA yazısı hakkında başlıklı yazım ile ilişkilendirerek sürdürüyorum. Bir önceki yazımda dedim ki: “UB-OZ ise ‘boynuz’ sözünün eski şeklidir. Ancak, “uçarak yükselmek” anlamını da taşır.” Demek ki Ön-Türk kültürü, uçarak yükselmek ve tanrıya gökte kavuşmak imgesini boynuz olarak simgeleştirmeyi uygun görmüştür. Nedeni de, ruhun başın tepesinden bir duman gibi yükselerek gök-tengri ile buluştuğu inancı idi. Şaman kişilerin manevi uçuşlar yapabildiklerinden söz ettim (Bkz. Oğ damgası başlıklı yazım).

 

UB veya BU kök sözcüğünden günümüze kadar ulaşan “buhar”, “bulut” ve “buğu” sözlerini örnek verebilirim. Yukarıdaki resimde (a) ve (b) ile gösterdiğim iki şekil Orhon abecesine ait B2 hecesidir. Yani, sözcüğün tümü içinde BE, EB, Bİ, İB, BÜ, ÜB, BÖ, ÖB olarak okunabilir. Soldaki damga bir baş üzerinde duran iki boynuzu andırmaktadır. Dikkat ederseniz hem baş hem de boynuz sözcükleri “b” sesini içeriyor. Fakat, asıl baş üzerinden ruhun yükseklere doğru uçmasını şekil (c) simgelemektedir.

 

Şekil (c) Orhon abecesinin B1 hecesidir. Sözcük içinde UB. BU, AB, BA, OB, BO, IB, BI olarak seslendirilebilir. İşte, asıl baş üzerinden ruhun yükselmesini simgeleyen damga budur. “BU” sesinin asıl telaffuz şekli BUĞ ve “BO” sesinin asıl telaffuz şekli BOĞ olmalıdır. Çünkü, Buğra veya Boğra erkek büyükbaş hayvanlara denirdi ve aynı zamanda erkek adı olarak da kullanılırdı.

 

Resmin ortasında görülen çizim bir Asya kurganındaki durumu gösteriyor. National Geografic (Ekim 1994) dergisinde yayınlanmış olan bir makalede Kazakistanın Çin ve Rusya hududunda (Ukok tepede) açılmış olan bir kurgandan söz edilmektedir. Kurganı kazmaya başladıklarında önce 6 adet at cesedi buldular. Altında ise bir tahta oda içinde kürklere sarılı ve buzlar içinde gayet iyi durumda korunmuş giyimli ve süslü bir kadın ile karşılaştılar.

 

 

Kadının başı üzerinde eklenmiş saç ve tahtadan oluşmuş bir ilave vardı. Bu ilaveden dolayı tabut 240 santim boyunda yapılmış olduğunu ölçtüler. Resmin sağında aynı baş-üstü eklemeyi kadim Mısır kültüründe tanrıça Maat’da görüyoruz (Bkz. Hieroglif yazı başlıklı yazım). Coğrafi uzaklıklara rağmen aynı simgelerin ortaya çıkışı, iki kültürün aynı kök kültürden gelişmiş olduğuna işarettir.

 

Resimde (d) şekli Finike abecesinin Beth harfidir. (e) ile gösterilen ise Yunan abecesindeki Beta harfinin ilk şeklidir. (e) ile (c) şekilleri birbirlerine çok benziyorlar. İki şekil karşılaştırıldığında Beta harfinin Orhon (Ön-Türk) kökenli olma olasılığı Finike kökenli olma olasılığından daha fazla imiş gibi geliyor. Nihayet, Latin küçük B harfini şekil (f) de görmekteyiz.

 

Bu resimlerden çıkan ortak sonuç, manevi uçuşlar yapan kutsal kişilerin eski dönemlerde kadın olduklarıdır. Bu yeteneklerinden dolayı eski toplumlar anaerkil idiler. Asyadan Anadoluya, kuzey Afrikadan Avrupaya kadar her ülkede küçük kadın heykellerinin bulunması bu nedendendir. Önceleri kadınlara ait olan ve tek boynuz ile simgelenen “BUĞ’laşmak” özelliği, daha sonraları erkeklerin eline geçince “BOĞA’laşmak” şekline dönüşmüştür. Günümüzde kullanılan “boğazlaşmak” sözü hernekadar “birbirinin boğazına sarılmak” şeklinde anlıyorsak da aslının “boğalaşmak” olduğu görüşündeyim. Ancak, erkekler de tek boynuz simgesi olan uzun külah şeklindeki başlıkları takmışlardır. Bir önceki yazımda resmini gösterdiğim Altın Elbiseli SAKHA beyinin başlığı bu türden tek bir boynuz şeklindedir. Keza, Akhenaton dönemi başlıklı yazımda görülen firavun Akhenaton'un başlığı da aynı türden tek boynuza benzer.

categoria commentoYorum (0) data14/12/2006