Tin ve Ruh
Tin hakkında bir miktar açıklama yapmak gereğini duyuyorum. Çünkü, genelde “Tin” deyince “Ruh” akla geliyor. Oysa ki tin ile ruh farklıdır. Tin insan ürünü bir soyut kavram olup, ruh tanrısal nefes olarak da tanımlanabilir. Yani, ruh insan ürünü değildir. Tin ise değişken ve tarihseldir. Ayrıca, tin kişisel bir olgu olsa da büyük çapta toplumun üretimidir. Çünkü, bir önceki yazımda belirttiğim gibi, insan bio-psiko-sosyal bir yapıya sahiptir. Tin bu yapının psiko-sosyal bileşenidir.
İnsan Psikolojisini büyük miktarda yakın çevresi, çok az miktarda da kalıtımı şekillendirir. Ama tinin en önemli öğesi toplumdan gelen kültürel öğedir. Toplum içinde yaşamayan tümüyle yalıtık yaşayan insanlarda (örneğin keşişlerde, Budist tapınaklarda yaşayan lamalarda) toplumun etkileri olmayacağından tin yönleri zayıf, ruhsal boyutları yüksek olur. Onların da elbette ki yakın çevrelerini oluşturan sosyal çevreleri vardır. Ancak, bu tür ortamlarda yaşayanların görüşü ve düşüncesi aynı olduğundan sosyal etki oldukça zayıf kalır. Kapalı ortamlarda insan psikolojini duyular, duygular, düşünceler ve ruhsal deneyimler şekillendirir. Toplum içinde yaşayan insanlarda ise ruhsal boyut zayıf, tin boyutu kuvvetli olmaktadır.
Bir sanatçıya bakalım. Eserini üretirken hem tin boyutundan hem de ruh boyutundan ilham aldığı görüşündeyim. Toplum onu etkiler ve bir noktada sanatına toplumun değerlerini yansıtır. Ama, sanat eserinde toplumda bulunmayan bir özellik, bir yenilik varsa, bilin ki bu yeniliği ortaya çıkaran akıldan çok sezgi, yani ruhsal boyuttur. Demek ki, ruhsal boyut sezgi boyutudur. Bu boyutu da akıl ve mantık kavrayamaz.
Evrenin ve insanın bir bütün oluşturduğu, birbirlerinin birer holografik benzeri olduğu görüşü sadece akılla ulaşılan bir sonuç değildir. Aynı zamanda sezgi ve tin de işin içine karışmaktadır. Çünkü tin, sayesinde günümüzün bilimi gelişmiştir ve bu bütünselliği görmemize yardım eden gene günümüzün bilimidir.
Sosyal ortam içinde yaşayan insanın kendi ruhsal boyutu ile iletişime girmesi zor olsa da imkansız değildir. Bunun için bir miktar sosyal ortamdan geri çekilmesi, kendine özel, tek başına kalabildiği bir süre tanıması gerekir (Bkz. Yalnızlıktan korkmayın başlıklı yazım).
Tinsellik bir iç deneyim ile “bize dönük bir gerçeklik” olarak anlaşılabilir. Sadece toplum kültürü tinselliği anlamamıza yetmez. Kendi psikolojik yapımızı da gözlem altına alıp, kendimizi analiz etmeyi başarabilmeliyiz. Varsayımlarımızı, ön kabullerimizi, zaaflarımızı ve tutkularımızı da korkmadan masaya yatırmalıyız. Bu bakımdan tinsel boyutumuzu anlamak herşeyden önce bir “öz eleştiri” gerektirir. Bu davranışa eskiler “levm etmek” (kınamak) demişler. Günümüzde ise bu yaklaşıma “kritik gözle bakmak” diyebiliriz.
Kendine kritik gözle bakmayan, eleştirmeyen insan, benlik boyutunda herhangi bir gelişim veya değişim de sağlayamaz. Eleştiri sadece negatif olarak anlaşılmamalıdır. Eleştirinin aynı zamanda pozitif yönü de vardır. İnsanın yaşamına anlam katması, farklı bir görüş geliştirmesi için eleştiri gereklidir.
Şu halde insanın kendi tinini anlaması için kendi psikolojisini analiz etmesi ve kendi içine bakması önemli olduğu kadar, içinde yaşadığı toplumu da eleştirip anlaması ve dışa bakarak tarihsel gelişimi anlamlandırması gereklidir. Çünkü akvaryumda yaşayan balık gibi, insan toplum kültürünün içinde yaşamaktadır. Toplum içinde var olmasını ve yaşamını sürdürmesini sağlayan da dildir. Şu halde, tinselliği ancak dil yardımıyla anlayabiliriz. Ama, ruhsallık için dile gerek yoktur. Ruhsal yönleri öne çıkmış olan kişilerin neden daha az konuştuklarını bu açıklamalar ışığında daha iyi anlayabilmekteyiz.
Ruhsallık ile tinselliğin ortak ifadesi dil içermeyen sanatta, örneğin resim, müzik ve heykel sanatında ortaya çıkar. Hatta mimari eserlerde bile ruhsallık ile tinsellik ortak bir ifade alanı bulurlar.
felsefe 

27/12/2006